22 Aralık 2011 Perşembe

Bu Kadar..

Hitler kadar cesur olabilseydim Hitler kadar insafsız olurdum..
Evet insanlığa bakış açım tam olarak bu.
Nefret ettiğim bi çok yaratıkla aynı dünyayı paylaşmak zorundayım..
Zorundayım çünkü sınırlandırılıyorum ve sürekli seçim yapmak zorundayım.
Sürekli seçim yapmak sürekli sınır koymak demek.
Ve sürekli sınırlı bir hayat yaşayınca sürekli nefret edecek yeni şeyler buluyorum.
En azından açık sözlüyüm. Her iki arkadaşımdan birini öldürmek istiyorum.
Ama yapamıyorum. Haliyle bu korkaklığımın cezasını baş ağrısıyla ödüyorum.
Ve sürekli oyalanacak bişeyler bulup bişeyleri unutmaya çalışıyorum.
Bu ya benim sonum olacak, ya da başlangıcım. Bu kadar...


Sefa Özçelik

13 Mayıs 2011 Cuma

Yalan..

Hayat kurtaran yalanlar var.
İyi niyetle söylenen yalanlar var.
Bencilliğe alet olan yalanlar var.
Gururuna esir olduğun için söylediğin yalanlar var.
Düşünmeden kurduğun cümlelerin seni esir almasını önlemek için söylediğin yalanlar var.
Neden söylediğini bile bilmediğin yalanlar var.
Utandığın için söylediğin yalanlar var.
Zaman kazanmak için söylenen yalanlar var.
İnanarak söylenen yalanlar var.
Yalan olduğundan haberin olmayan yalanlar söylüyorsun belki de..

Ben de bir yalancıyım. Sen de öylesin.
Yalan hepimizin hayatının bir parçası.
Dürüst dediğimiz insanlar ya çok şanslılar ya da iyi yalan söyleyen insanlar gerçekten.
Yalan en kolay yoldur çoğu zaman.
Hani bir film izlersin, çok beğenirsin ama yine de eklemek istediğin şeyler vardır ya;
Yalan söylerken belirli sınırlar içinde sınırsız özgürsün işte.
En beğendiğin şarkıcının lisedeyken sevgilin olduğuna inandırabilirsin insanları,
Ya da aldığın bursla zor geçindiğini bilmeyen birine büyük bir holdingin varisi olduğunu söyleyebilirsin,
Çok büyük futbol kulüplerinin altyapı takımlarından saçma bir şekilde ayrılan onlarca arkadaşım var,
Ailesini üniversite okuduğuna inandırıp boş gezen arkadaşlarım var,
Her hafta halısaha maçına giden çapkın büyüklerimiz var mesela,
Çevremde iktidar partisine oy veren hemen hemen kimse yok ama o parti bu ülkenin yarısının oyuyla iktidar.

Yalan söylerken herkesin gerek duyduğu şeyler var;
Bir özne, bir zaaf, bir tutku, bir duygu, bir ihtiyaç, bir amaç.. vs.. vs.
Her yalanın bir bahanesi var. Herkesin bir açıklaması var.

Ama en önemlisi de inanacak kişiler lazım yalan söyleyene.


Şimdi burdan konuyu bağlıyorum ey inananlar,
"Yalanların on par'etmez şu bendeki enayilik olmasa"

http://www.biortam.com/mesaj_goster.asp?id=3765   
yukarıdaki linkte yalanları anlamakla ilgili profesyonel gözlemler ve ipuçları var, belki lazım olur.


Sefa Özçelik

6 Mayıs 2011 Cuma

Kadın Erkek Eşitsizliği

Öyle karışık cümleler kurup kafanızı yormaya gerek var mı? Yok bence.
Yazasım geldi yazıyorum.
Aslında bazı sorular var aklıma takılan. Cevaplarından çok daha önemli olan sorular.
Kadınları çözebilen, anlayabilen var mı aranızda mesela?
Erkekler ikiye ayrılır, sonra da maç yaparlar. Basittir erkekler. Anlaşılması kolaydır.
Belki de bu yüzden kendini ifade etmeyi beceremeyen gerzekleri gizemli sanıp üstüne atlayan kadınlar var.
Kadın erkek eşitliği, kadınlara özgürlük diye farazi nutuklarla yıllardır beynimizi yiyenler de bilir aslında;
Kadınların asla erkeklerle eşit olamayacağını.
Olamazlar, olmamalılar. Kadınlar her zaman daha üst mevkilerde, hep daha rahat, hep daha güçlüler.
Bir erkeğe her istediğini yaptıramayan kadın henüz kadın olduğunun farkında değildir bence.
Evlenme teklifini erkek yapmak zorundadır mesela. Düşünsenize kız istemeye gitmek diye bi'şey var.
Sosyal statü olarak hep erkeklerin gerisinde olmalarının sebebi de önde olmaya gerek duymayışlarıdır.
Elinde maşa varken közü elinle almana gerek yok.
Eşitlik bunun neresinde. Kadın daima el üstünde. Eşitlik işlerine gelmez aslında.
Ayrıca fizyolojik özelliklere bakılırsa eşitlikten bahsetmek imkansız. Denklik? Belki.
Ha kocasından dayak yiyen ezilen zavallılar yok mu? Var.
Fakat, eşinin parmağında oynatılan, sömürülen zavallı erkek sayısı dayak yiyen kadından az mıdır? Bu tartışılır.
Ben fiziksel şiddete maruz kalmayı duygularımın piç edilmesine tercih edenlerdenim.

Sefa Özçelik

12 Mart 2011 Cumartesi

Şimdi..

Şimdi yeni durumlarım var güncellenmemiş hesaplarım ,yorgun gözlerim, uykusuz esnemelerimle, durgun konuşmalarımla suskun yutkunuşlarım birlikte beş çayı içiyorlar.. 
Şimdi yeni sürgünlerim var.. 
Ne yana dönsem o yana sürgünlerden değil hep içinde olduğum sürgünlerim.. 
Ama umutsuzluğumla sakinliğim içiçe geçmişken aklıma takılan bazı suretlere güvenebilesim var..




Gül Neva

Aldanış

Penceremdeydim bir gün
Ayazın avaz avaz ağız burun kestiği bir güz
Gördüklerim anlatmak istediklerime ayna tutuyor
Her şeyi geri bana yansıtıyor
Köşe başında bir adam var ağlamaklı
Gözyaşları herkesten tuzlu
Kim bilir kim böylesine yalnız bırakmış adamı
Yoldan geçen ressam tablosunu taşırken fotoğrafçı birkaç aşkı belgelemekte
Çelik topuk ayakkabılı kadınlar kaldırımlarda ritim tutmakta 
Hangi adamın canını yakıpta böyle şıngırdamakta
Badanası yeni yapılmış yüzleriyle eteklerindeki zilleri çarpa çarpa götürmekte 
Üzgün adam gömleğini çekiştirmekte
Eksik kol düğmelerini aramak adına yerlerde deşinmekte
Acınacak durumdayken arabasıyla çamurlu su fırlatan kadının hiç merhameti yok bu adama
Bile bile isteyerek yapmış gibi bu eylemi
Kadın arsızca gülümsemekte
Sıradan bir havası var işte
Adam kirli
Ayakta kendini sirkelemekte
5 kuruşu olsa bu döküntülükte düşecek yere
Kadın umarsızca ezip geçmekte 
Adam ümitsizce yerlere düşmekte
Böyle, bu pencereden bakınca kadın suçlu, adam masum
Kadın güçlü, adam bitkin
Kadın kazanmış, adam kaybetmiş
Oysa bilinmedik bir şeyler kurcalıyor zihnimi
Eksik parçalar puzzle misali boşluklar açmakta
Evet gördüğüm bir adam var ağlamaklı
Yalnızlıktan değil ama
Sokağa köşe başına bir başına atılmasının sebebi kurnazca kandırmacalar.
Ve o topuklu ayakkabılı kadınlar ihanetin sırtına geçirmekte o ritimlerini 
Tüm sinirini seslerden çıkarmakta.
Yüzündeki boyalar ağlamaktan şişmiş gözlerini saklamakta 
Zil çalan etekleri ihanetin tek delili. 
O adam.. Hüzünlü yorgun dediğim.. 
Eşyaları dışarı fırlatılmış gömleğini bile iliklemeye vakti olmayan adice yalpalayan kendini haklı çıkaran masumluğuyla duran bir adam. 
Üzgün kadının umrunda olabilir mi ki eksik kol düğmeleri
Sürünmesini deli gibi isterken
Acıdan kesilen sinir kahkahalarıyla ezmemesine şaşırmamalı adamı
Arabanın altına aldığı öfkesiyle ezmiyorsa adamı tebrik edip kutlamalı bu kadını..
Nasıl da yüklenmişti aldatılmanın acısını 
Var olmayan o hiç görünmeyen aldanışın adını 
Canlarda cananlarda akla gelecek en son şeydi belki de 
Söylesene rüya mı gördük yine
Hangimizi aldatmıştı bu hikaye. 
Hangisine körü körüne inanmıştık. 
Hiçbir şey göründüğü gibi değildi aslında retinamız neyi uygun görüyorsa onu yerleştiriyordu aklımıza..
Ve hiçbir insan tahmin edildiği gibi basit yapıda değildi bu hayatta 
Nasıl anlamak istiyorsan öyle anla..!




Pelin Yılmaz

Ayakkabı boyacısı çocuğun hüznü çöker içime..

Yansımalar
Hiçbir tebessümde bulamadığınız şey. 
Bütün kokulardan nefret ettiğiniz herkesi yabancıladığınıız bir oluşum. 
Ayrılık çift dikişini atmışken kalplerimize sizin hala bir mikropmuş gibi gördüğünüz bir olgu.. 
Oysa daha doğarken ayrılmamışmıydık bedenlerimizden.. 
Kimse kabul etmek istemez. 
Aşkın başlangıcı Ayrılık oysaki.. 
Kutu kutu peçetelere, tabak tabak tatlılara, buzdolabı önünde ağlamalara alışkındı aşk. 
Hiç ayrılmamış gibi davranmaya ayrılığı kabullenmemeye her seferinde devam ediyordu. Yalancı gülümsemelerle.. 
Hiç çalmayan telefon, kapı.. Geçmek bilmeyen dakikalar.. 
Derinlerinde bir yerde guguklu saat yaratıyordu adama. 
Ne zaman haykıracağı vakit gelse kızılcık şerbeti saçıyordu her yere.
Ayrılık ertesi ayakkabı boyacısı çocuğun hüznü çöker içime. Gururundan taviz vermeyen, bir köşeye itilmiş, çaresiz, görünmez bir varlık olarak görürüm kendimi. 
Aynalara küsmeler, yansımalardan kaçmalar işte o vakit başlamıştı içimde.
Anı bırakmamak için sevgiliden alınmayan mektuplar, çekilmeyen fotoğraflar, hiç verilmeyen hediyeler iç sancılarımı arttırmaktaydı. 
Duyduğum vaatlerin, zihnimde kazıdığım gözlerinin, hiç eskimeyecek teninin bir manası kalmamıştı şimdilerde.
Kapatılan fallarda uzun burnuyla yalancılıkta bir numara olan sevgilim!
Ayrılığın acısı bir karanlık gibi çöktü üzerime.
Dipsiz bir kuyu dokunmaya kıyamadığın saçlarımdan beni içeriye çekmekte.
Hala duyurmakta geciktiğim sözlerim var derinde.
Senden sakındığım yalnızlıklarım doluşmakta hücrelerime..
Ne o bitimsiz aşklarımı betimleyecek ne de hiç eskimeyecek plaklarımı tasvirleyecek takat var bitap bedenimde. 
Karşıdan karşıya geçerken bile olan o ufacık tereddüt senin aşkına sualsiz atlarken içimde ne oldu da belirmemişti ?
Hangi inanç aşk kadar dogmatikti ?
Yeşilçamda çarpan arabalar açar mıydı aşka kör olan gözlerimi ?
Dikip bir kenara fırlattığım içki şişeleri yerlere sızıyordu damarlarımdan fışkıran öfkeyle. 
Ağzımdan burnumdan kustuğum aşk işte.. 
Beklemek.. Daha iyisinin olmadığını görene kadar.. 
Pişmanlıktan dönmez ya insan en çok bunu bildiğimden közlenirim ben.
Tekrar kandığın, aldandığın yerden başlarsın tadımlık aşkına.
Sonra ne olursa olur yine biter işte..
Ağzından argodan bozma kelimeler dökülürken “Sevmiyorum! Hiç sevmedim” nidaları atmak..
Avazının çıktığınca yalana batmak..
Herkeste ondan bir parça aramak..
Kum tanelerini avuçlarından aşağıya akıtıp bir tanesini saklayabilmek gibiydi onu bulmak.! 
Elleriniz alev topuna dönmüşken herkesi yakarken kendinizi, kalbinizi o buz dağından kurtaramamaktı.. 
Ne dizi izleyebiliyorum artık ne de dramatik bir film.
Her sahnede, arka fonda çalan her parçada bir görüntü belirdiğinden beridir tek yaptığım dövüş filmleri seyretmek.
Birbirlerine öldüresiye vurmalarını izlemek..
Kan revan içinde ağlayarak ekrana bakmak.
Bir nebze olsun aklımı dağıtırken bize dair, bizsiz ya da birlikte geçmiş zamanlara dair hiçbir şey hatırlamamak..
Hissizliği geçmişin yokluğunu içinde taşımak serum etkisini yaratırken, “yoksun”lara savaş vermek kutsal bir önem taşıyordu bende.
Bu yüzden yaşam hücreleri ölü bedenimde..
Kalbini göğüs kafesinde taşıyan birine hiç rastlamadığımdandır “seni seviyorum”larınıza tenezzül etmeyişim..
Ve ondandır hiçbir zaman sizin gibi basite indirgeyip de sevemeyişim..





Pelin Yılmaz

Robinson Gibi

Herkese yetmeye çalışırken kendime bile yetemez oldum..
Bazen düşünüyorum ;hep kontrolcüydüm yanımda yürüyenlerin bile adımlarını gözlemleyecek kadar..
Oysa bu hastalıklı bir ruh haliydi hep kastım hata yapmamak için.. 
Şimdi hata yapınca kaza süsü vermek zorunda kalıyorum. 
Kime neye hesabım varsa hepsi gelsin alsın kapatalım, 
Hayat sonu hesap ve kitaplarını bu da o yılın cirosu olsun herkese dağıtayım benim karım zarardan dönsün o da yeter.. 
Sonra Sezen Aksu çalsın fonda alıp başımı gideyim efeler gibi..
Çokta hırsım yokken dünya nimetlerinden yana öylece Robinson gibi yaşayayım 15 20 yıl bir adada.. 
Yani okadar etsin ömrüm ortalama 40 45 işte..


Gül Neva

27 Şubat 2011 Pazar

Bu oyunu böyle oynuyorum ben..

Güneş doğarken bulutlar geniş bir sahnenin perdeleri gibi yanlara doğru açılıyorlar bu sabah...
Locamdan izliyorum. Defalarca kez izlemiş olsam da yine aynı heyecanla...
Garip değil mi?
Sonunu bile bile aynı şeyleri yapmak, aynı şeylere seyirci kalmak, aynı saldırılara maruz kalmak. Garip.

Neyse güneş doğuyor. Uyanıyorum ben..
Senin hayalinle uyuyup senin hayalinle uyanıyorum bu sefer.
Sen nerdesin bilmiyorum. sen yoksun. Neden yoksun onu da bilmiyorum. Ve sen de bilmiyorsun.
Biraz sonra sen arıyorsun, sen kokan yastığımın altındaki ekranında senin resmin olan telefonumda senin adını görüyorum.
Açıp senin sesini duyuyorum, sonra senin yalanlarını...
Sonra sana inandırıyorum kendimi. Çünkü sana inanıp inanmamam çok umrunda değil. Biliyorum.
Beni aptal sanıyor olman beni eğlendirsede bazen çileden çıkarıyosun beni.
Olsun. Yaptığım en sevimli hatasın sen. Öyle güzel, öyle çekici, öyle farklı, öyle tehlikeli.
Hayatımı istediğin an mahvedebilmen için sana tüm açıklarımı tek tek veriyorum.
Sana güvendiğim için değil, sadece bu oyunu böyle oynuyorum ben. Kaybetmeyi de severim yeri geldiğinde.
Konu sen olunca daha bir zayıf, daha savunmasız oluyorum. Bu sana sevgimden değil, hayranlığımdandır.
Ve hayır seni sevmiyorum ben.
Sadece senin elini tutmayı, seni öpmeyi, seni koklamayı, sana sarılmayı seviyorum.
Seninle konuşmayı, bakışmayı, dolaşmayı, seni düşünmeyi, senin bana kattığın heyecanı seviyorum.
Sen gideceksin nasılsa benden bıktığında, ve bende bir boşluk kalacak, senin yerin,
Orayı dolduramazsam sorun olacak bu benim için. Yankı yapacak en azından! Alışmak zor olacak anlayacağın.
Gitmen gerekecek birgün, ve bana "sen iyi çok iyi birisin sefa, üzgünüm bunları haketmedin" diyeceksin.
Ben bu cümleyi çok tanıdık bulup gülümseyeceğim, sinirden, evet.
Bunları adım gibi biliyor olmama rağmen ilişkinin bu noktaya gidiyor olması beni üzmüyor.
Ben bu heyecanı seviyorum aslında, ben böyle mutlu olabiliyorum. Bu bana yetmese de bundan rahatsız olmuyorum.

Neyse, (bu kelimeyi çok seviyorum bu aralar, sanki olsun dermiş gibi biraz, keşke dermiş gibi, ama demiş olmuyoruz ya!)
Yıllarımızı hayatı, mutluluğu, kaderi veya aşkı formülize etmek için harcayıp aslında herşeyi ıskalıyoruz çoğumuz.
Ben oturup mutluluğun ne olduğunu düşünmek yerine, yaşamayı deniyorum.
Bir gün çok mutlu olunca, ertesi gün keşke yine çok mutlu olsam demek bencilliktir.
Ben sadece nasıl çok mutlu olabildiğimi görmeye çalışıyorum.
Bir profesör edasıyla kendi hayatımı kobay olarak kullanıp verileri arşivime yüklüyorum.
Sen de benim laboratuvarımda bir araçsın. Ben seni kullanmayı bilmiyor olabilirim şimdilik. Ama öğreniyorum yavaş yavaş.
Ve ben seni kullanmayı öğrendiğimde, hayatımın buluşu olacaksın...

İnsan hata yapar. Sonra tekrar aynı hatayı yapar. Sonra bir daha yapar. Uslanmaz yine yapar.
İnsan budur zaten. İnsan unutkandır. İnsan acizdir.
Ve ben insanım. Hatta aslında hatalarından pişmanlık duymayan bir insanım.
Bu yüzden hata yapıyorum. Aynı hatayı mütemadiyen tekrarlıyorum sonra.
Yaptığım her hata bir çizik atıyor ruhuma.. Her hata daha da kanatıyor.
Ya, ders alıp bir daha yaptığımızda güçlü oluruz (bir daha aynı hatayı yapmayız demiyorum, çünkü insanız)
Ya da paramparça oluruz. Ve tercih hakkımız yok. Biz sadece yaşarız, becerebildiğimiz kadar.


Sefa Özçelik

21 Şubat 2011 Pazartesi

Sadece canım sıkkın..

Bu yazımda edebiyat yapmayacağım.. Bencillik belki ama sadece kendimden bahsedeceğim, çünkü canım sıkıldı.
Oku istersen, belki aynı kişiyizdir.. 


Sadece canım sıkkın..
Bunu depresyona, ailesel sorunlara, sosyal ortamıma, çevreye, okula veya bir kıza bağlamak saçma..
Yeni farkettim bunu..
Bi boşluk işte be.. Öyle çok önemli bi sorun yok ki, sadece canım sıkılıyo..
Hayattan keyif almayı beceremiyorum belki, belki kendime suni acılar yaratarak bişeyleri unutmaya çalışıyorum..
Bilmiyorum..
Sadece canım sıkkın şu an, ve artık melankolik takılmanın saçma olduğuna ikna olmuş durumdayım..


Beni tanıyanlar bilir, ben en neşeli ortamlarda bile dalıp gidebilirim..
O gün Beşiktaş kaybetmemişse, param bitmemişse (ve çok ihtiyacım varsa), tuğba gibi bi kız çıkıp duygularıma tecavüz etmemişse, ya da aileme canım sıkılmamışsa falan o dalıp gitmeler sadece can sıkıntısındandır başka birşey değil..
Yoksa gelecek kaygısı (korkusu) bile taşımayan çok rahat ve özgür bir insanım aslında ben..
Sıkılmayı seviyor da olabilirim. Neden olmasın..
Belki insanların benimle ilgilenmesini istememin bilinç altımdaki tezahürüdür bu, bilinçli yapmasamda..


Benim canım ve onun sıkılan kısmı çok tatminsiz ve çok şımarıktır. Buna canımın istediği birçok şeyi vermeme rağmen engel olamıyorum.. Müzik yapmak istiyorsa albüme başlıyorum, yazmak istediğinde kahvesini hazırlayıp bilgisayarımı hizmetine sunuyorum, gezmek istiyorsa ayaklarım emrinde, spor yapmak istiyorsa haftada 10 saat aikido çalışmasına izin veriyorum, sırf canım sıkılmasın diye tavladığım kızlar da oldu..
Canım neden sıkılıyosun? Canım benden ne istiyosun? Söyle canım ne yapalım bu sefer?
Canım, orda mısın canım benim?!


Sefa Özçelik

17 Şubat 2011 Perşembe

Hadi Gel Vuralım Birbirimizi

Gel nefret edelim birbirimizden.
Karşıma intikam için de olsa çık bir kere..
Gel birbirimizi öldürme planları yapalım beraber.
Gel yeter ki. Lanet olsun gel artık.
Gel bir tokat at en azından, yanağımda sana değmiş olmanın gururunu bırak.
Gel. Kendini aşka bırak. Git sonra gidebiliyorsan..
Ama gel bir kez bile olsa, gözlerini bana sapla, beni yalnızlığa sat öyle git gideceksen.
Canım hiç bu kadar yanmadı, yürek hiç bu kadar kanmadı inan..
Seni bekleyecek gücüm yok artık.
Sana gel diyecek yüzüm yok artık..


Sefa Özçelik

29 Ocak 2011 Cumartesi

Kendi Fransam!

Şimdi çekmecemde eski gözlüğümü buldum taktım. 
Biraz yamulmuştu o da hayatım gibi.. 
Tam olarak hayatım mı? yoksa ben miydim yamulan hiç bir zaman bilemeyecektim.. 
Nasılsa değişen kavramlar vardı ruhumda iknası zor ama bir o kadar da kabullenip huzur içinde gitmek istiyordum. Kendiyle uğraşması kadar zor ne var insanın.. Ahh çekip dağları yıkarak gitmek... 
Elimde bavulum da olsun istemiyorum ki,
Öyle giden hep döner ben dönmek istesem gitmezdim diyenlerdenim belki de..
Ya da dur ben değil hayatım gitsin! Evet. Hemde hemen çıkıp gitsin. Arkasına bile bakmasın ben üzülmem. 
Yeter ki bitsin bu tantana. Yoruldum kendi kanım bile içimde yıkım yaparken kime, neye, neden ve ne hakla kızayım ki.
Yanımdan geçerken omuz atıp gitsin. 
Ama beklemesin ki arkasından bakacak kimsem ve de ağıtımı da yapacak tek insan parçası yok..
Şimdi çekmeceme koy gözlüğümü ama kırmadan arada bakıp görmeliyim kimdim..
Neden gelmiştim kime ne kadar borcumu ödemiştim. 
Anlatıp ta duyuramadığım hangi davaların adamıydım, hangi suikasta kurban gitmişti kellem..
Duygusal değil onursal olmuş muydu babam gibi yakama mı küstürmüştü hayat, 
Yoksa annem gibi hayatın bağrını yarıp mı almıştım hakkımı söke söke..
Yok ben hiç biri değildim o meydanda elinde kılıçla bekleyen Fransayı kurtaran genç kızdım.. 
Bedenimin değil yüreğimin acısıyla güç bulup taşımıştım kılıcımı, 
Excalibur değildi belki dünyanın merkezine saplayıp kötülüklere dur diyen. 
Ama savaşacak çok şey vardı, kendi Fransamın kurtuluşuydu derdim..




Gül Neva

Çizgisel Aşklar

Acı bir kahvenin ardına kalan yürek kabarmasıydı aşk. 
Bağımlısı oluğunuz kumar masaları ve her gece uğradığınız içki sofralarıydı.
Aşk günahkârlıktı. Suçlu bakışların teslim olduğu..
Kodese atılmayı hak eden kalplerdi. Her defasında bir zümrütane gülüşü daha çalan..
Aşk mahkûmluktu, aşk masumluktu ve aşk en çok da mağdurluktu.
Birinin nefesine bile bile muhtaç olmaktı.
Geceleri gözlerine bir türlü girmeyen uykuydu.
Düşünmekti belki de. Hemde saatlerce, günlerce, bitmek bilmeyen dilimlerce..
İnsanoğlu aşkta şansız, sevgide arsız, duyguda kansız ve hep bu yüzden yalnızdı.
İlk aşkımı hatırlıyorum da..
Kağıt üzerindeki çöp adamdı. O hissi tanıdığım ilk günden beri değişmeyen tek şeydi çizgisi olan adamlara aşık oluşum.
Duruş, sağlam bir duruş hayat sularında yüzen bir adamın bana kulaç atması gibi bir şeydi..
Nankördü aşk. Kabullenerek terk etmekti kendini. Bir başkasına elin kızına/oğluna teslim etmekti tüm benliğini..
Yalnızlıktı aşk.Yanan ateşlerde nefreti bile paylaşamamaktı..
Tüm kırılganlıklarını akşamdan vazoya koyup su koymadan solup gidişini beklemekti belki de..
Yıldırım düşmesiydi aşk. En kör vaktinde gözlerini kamaştırırdı.
Makyajını silmeyi unatan bir kadındı. Akan rimeli dağılan rujuyla tüm çıplaklığını hissettirirdi.
Şehvetliydi, gösterişliydi aşk..
Telefonunun ne zaman çalacağını ve onun seni ne zaman arayacağını bilebilirdin. 
Kimin kollarında, hangi tenlerde, seni aradığı vakit nerede yattığını bilemediğin gibi..
Sevgilinin telefonunda duyduğun bir kız/erkek sesiydi aşk..
Kırıcı, arsız ve kirli..
Düğmesini basınca kollarını açan oyuncak bebeklere benzerdi. Pilini çoktan çöpe attığım..
Aşk gözlerinin göremediği her yerde suçlamaktı, suçlanmaktı. Savunma yapmadan kellenin uçurulmasıydı hatta.
Hapisti aşk. F tipi koğuşların alçak tavanlarında tek bir “göz”de yaşadığın..
Ve aşk aşık olduğunda binlerce tanım yaptığın, her tanımın hafif düştüğü ucuz hayat kadınlarıydı..
Kabullensen de kabul edemesen de arkadaş!..


Pelin Yılmaz

Anlasana

Anlasana olmuyor üç yarımdan bir tam.. 
Derler ya elmanın kurdu kendi içinde olur, bizimkide o hesaptı. Sen kendini bende kendimi bilirdik. 
Yapabileceklerini bilince insan karşısındakinden de korkar ve korkak olur ya, işte öyle yaptık biz seninle. 
Hem korkak, hem korkar olduk. Suskunluğumuzla birbirimizi yedik durduk. 
Şimdi ağzımda yarım bi cümle tamamlayacak takatim yok. 
Sen say söv benim sesim çıkmıyorken..
Şimdi gidiyorsun ve sana söyleyecek onlarca satır geçiyorken aklımdan, kafamda dağılıyor dilime düşmeden.. 
Keşke böyle gitmeseydin, tam da en heyecanlı yerinde durdurulan bir film gibi buruk birazda meraklı bitmeseydi..



Gül Neva & Sefa Özçelik

28 Ocak 2011 Cuma

Eksik Sevgi(li)ler

Dışarıda sicim gibi bir yağmur var. 
Çatıya düşen her damla yüreğime saplanan mızrak gibi kanatmakta bedenimi..
Ak saçlı pamuk bir dedem var benim. Her yağmur yağdığında aklıma onu getiririm.
Acılar onu kültablasında söndürülmüş izmaritler gibi yanık, yenik bırakmış..
“Ne zaman acıyı, sızıyı canının iliklerinde hissedersen işte o zaman büyürsün evlat” derdi. 
İşte bu sözler kilise çanı gibi tekrarlanmakta zihnimde..
Şimdi ona kor olan kalbimi, içinden alevler çıkan avuç içlerimi gösterip “artık bende büyümüş müyüm ihtiyar?” demeliyim. Buna mecalim yok..
Gözlerim bugün yine parçalı bulutlu. Soluk bir beniz, matlaşmış bir yüz ile anadan doğma beyazlıkta sürünüyorum ortalıklarda.
İçerisi hala sıcak. Aşk cehenneminin alevleri ısıtmakta etten kemiği. 
O kadar sıcak ki yağmurun ılıklığı bile yok evimde..
Onca kedere rağmen aptalca sırıtan oyuncak tavşanlarımı yakıyorum şimdilerde.
Bir kuklam kaldı geriye. İki nokta bir parantez olmayan şekilde..
Yanan her şeyin kırmızılığını seyretmek bir film şeridini daha geçiriyor gözlerimden.
Sevdiğim adamların yüzleri çiziliyor her resimde. 
Ve öyle bir aşktı ki hepsine sunduğum narkoz etkisi var kalbimde..
Söylenen hiçbir “seni seviyorum”un bu elem durumu ortadan kaldırabileceğine inanmıyorum artık.
Bütün sevgi(li)ler mi basit taklitler, ucuz matineler peşinde!..
Bunu bilmek, bunun farkında olmak sırf deli gibi aşıksın diye kandırılmaya göz yummak hala atmakta olan kalbe kalp masajı yapmak gibi bir şey..
Bu yapılan fedakârlık binlerce alkışı ayakta hak etmekte.
Üzülüyorum, yanıyorum ve hatta kederden ölüyorum. Ama biliyorum ki yalnız değilim..
Her gün bıkmadan usanmadan “seni seviyorum” yalanını söyleyen bir sevgilim, arkamdan kuyumu kazan arkadaşlarım ve yüzlerce sahte dostluklarım var benim!
Dert etmeyin, yenilmeyin ve hatta asla bu düşkünlüğünüzü ona hissettirmeyin..
Bir adam vardı sevdiğim aklımdan çıkmak bilmeyen bir de cümlesi..
O hep “Derinliğinizi anlamayan aşkın kıyısında yüzmeyin” derdi.
Ben mi?
Bense hep boğulurdum o kıyılarda..
Dokunmasanız bile ağlayacağım artık! Bir deniz yaratıp kendime içinde boğulacağım..





Pelin Yılmaz

Nasılım biliyor musun?

26 Ocak..


Bir elimde sigara var diğer elimde nutella..
Dakikada iki kere telefonumu kontrol ediyorum gaipten mesaj bipleri ve titreşimler duyarak..
Bugün çok farklı bir gün..
Garip bir denge, saçma bir düşünce, ayrı bir mantık...
Bugün mutlu olmaya programladım kendimi, mutlu olamazsam mutsuz olurum yani. Fena şartlandım!
Beyni yıkanmış cemaatçi veletler gibi safım şu an, ve safım belli değil.
İnsan günde kaç paket sigara içerse boğazı gereğinden fazla tahriş olur?
Ya kalbi nasıl tahriş olur insanın? Gururum öksürüyo be! Gözlerim terliyo şu an..


İyi niyetli kötü adam ilan edilmek üzere hissediyorum kendimi yine..
Yine bişeyler olacak, yine en çok zararı ben göreceğim ve yine ihale bana yıkılacak.
Kahretsin! Hissediyorum..


İlhamını kaybetmiş bir müzisyen, düşünmeden yazan bir yazar, sürekli moral bozan bir dost, cahil bir aydın gibi hissediyorum kendimi..
Hepsinden farkım, tek başıma hepsi birden olmam..
Zar atsam yarım gelir.. Öyle cenabet bi moralim var şu an..
Hani dünya yuvarlak ya, basınca ayağım kaysın diye dizayn edilmiş bence. Bi de dönüyo utanmadan!
Quaresma'nın az önce Trabzona attığı muhteşem gol normalde iki üç gün neşeli olmama yeterdi, şimdi beş dakika sürmedi bende etkisi..
Çünkü Beşiktaşta oturan Trabzonlu bir kız bu yazıyı bana yazdıran..
Doğru söylüyorsa tabi. (adının bile doğru olduğundan şüphelenmeye başladım çünkü)
Kader t.şak geçiyo sanırım yine benimle..




27 Ocak..


Üzgünüm, yorgunum, gerginim, kızgınım, kırgınım..
Üstelik uzun süredir başımın bu kadar ağrıdığını, bu kadar amaçsız, yalnız ve çaresiz hissettiğimi hatırlamıyorum.


Senin de mutlaka başın ağrıyınca koştuğun bir dostun, sırdaşın vardır. Herkesin vardır, yoksa gel tanışırız.
Derdini anlattığında sana çözüm önerileri sunan, garip cümleler kurup mucizevi bir şekilde seni teselli edebilen arkadaşından bahsediyorum.
Her boku bilen, görmüş geçirmiş, mütemadiyen defalarca ebesi bellenmiş, çok canı yanmış arkadaşın.
Hani dünyan altüst olunca gelip "boşver takma yaa, değer mi üzülmeye lan" diyen. Hah! O arkadaş.
O arkadaş olmak çok sinir bozucu bişey işte. Sıkıcı bir şey en azından.
O arkadaş sana mecburen sürekli yalan söyler, doğru söylüyorsa da doğru olduğuna inanmıyordur söylediğinin, yoksa neden doğru söylesin.
Gerçekleri söyleyip iyice moralini bozmamak için böyle yapmak zorundadır.
Ve o arkadaş genelde senden bin beterdir her boku bilmesine rağmen. Zaten her boku biliyor olması da çok hata yaptığının kanıtıdır.
Mesela bir kadına istediği aşırı ilgiyi vermenin felaketle sonuçlanacağını tecrübe etmeden anlayamazsın..
El elin eşeğini türkü çağırarak arar. Ve terzi kendi söküğünü dikemez işte.
Her koyun kendi bacağından asılır çünkü.
Damlaya damlaya göl olmuştur zaten, ve bunun bu konuyla pek alakası yok tabi.
Neyse, o arkadaş yakın çevremin büyük kısmı için benim işte.


Ve şimdi kız arkadaşı tarafından parmakta oynatılan, hatta sonra o parmağa oturtulan, "kanka zaten o kız yanına yakışmıyodu" dediğim,
"Zavallı" diye nitelendirdiğim arkadaşların bana bir yerleriyle gülmeleri ihtimalini hiçe sayıyorum.
Geçenlerde "aşk diye bir şey yok" dediğim bazı arkadaşlarımın nazire yapar gibi facebookta ilişki durumumu beğenmeleri ise ayrı bir dava zaten.
Kendim kaşındım.


Sözün özü, fena kitlediler bana. Fena oyuna geldim, fena kandırıldım.
Kimliğe göre 21 yaşındayım, ama geceleri pek uyumadığım için şu an 26-27 yaşına girmiş bir insanla eşit süre yaşadığımı düşünüyorum (Her türlü kırk yapar).
Bu yaşta, bu kadar olgun olduğumu düşünürken böyle oyuncak olmayı kendime bir türlü yediremiyorum.


En çok aşka inanmıyorum diyenler aşık olmuştur. Çünkü acıyı yok sayabilmek için sebebi yok etmek gerek.
Evet, aşık olan herkes mutlaka acı çeker.
Evet, bu son derece ilkel bir savunma mekanizması.
Evet, kendini kandırmaktan başka bir işe yaramaz.
Evet, yine de uslanmayız.
Ve evet, az kalsın aşık oluyodum geçenlerde.. Direkten döndüm çok şükür.


Tam artık "kadınları tanıyorum, artık kanmam, aşık olmam ben, aşk diye birşey yok, hem sevsem bile çok yüz verip bi tarafını kaldırmam,
dersimi aldım, bekarlık sultanlık, yalnızlık benim en vefalı yarim" gibisinden harika felsefeleri kabulleniyorum.
Derken birden bir kadın çıkıyor, hayatıma giriyor, daha önce yuttuğum tüm numaraları bana tekrar yutturup tüm dengemi bozuveriyor..
İşin çirkin tarafı bu durum ilk başlarda benim hoşuma gidiyor.
Şimdi dışarı çıksam 3-4 kızla tanışsam şansımı denesem sabah uyandığımda kesin birisi yanımda olur..
Biliyorum, eminim..
Ama olmaz! İlla ben birini bulucam, aşık olucam, yine kanıp yine kandırılıcam. Çünkü benim canımın yanması lazım!
Yoksa olmaz.. Mazallah birkaç saatten daha uzun mutlu olursam dünyanın dengesi bozulur.


28 Ocak..


Merhaba hayat. Nerede kalmıştık en son?


Sefa Özçelik

21 Ocak 2011 Cuma

Sinir Harbi..!

Sinirliyim!
Duvarlardan korkmasam yumruklardım yine..


Ya onların da sabrı tükendiyse? Ya onlar da beni yumruklamaya başlarsa artık?
Haklılar ayrıca, sinirimi bozan nokta da bu zaten..
Yıllardır kime kızsam onlara çattım.. Babamın evde uyguladığı diktatörlük sisteminin aynısı.
Ben babamı yumruklamayı aklımdan geçirdiysem onlar da pekala aynı tepkiyi verebilirler.
Hem sanırım onların parmakları kırılmaz, elleri acımaz bana vururken.


O yüzden efendi efendi sigaramı yakıp titrememin geçmesini bekliyorum.
Camı açıyorum ve odayı havalandırıyorum nefes alabilmek için.
Aslında yeterli oksijen var odada, ama ben alamıyorum belki de.
Bazen nefes almayı unutuyorum masamın üstündeki en sevdiğim hiçbişeyime bakarken.
Sonra derin bir nefes alıyorum nikotinle karışık.


İki saniyeden daha uzun süre baktığım herşeye tekme atmak geçiyor içimden.
Ama yapmıyorum tabi ki. Yoksa bu yazıyı okumazsınız. Hayır yapmadım öyle bişey!
Deli falan değilim. O sandalye bana öyle bakmayacaktı!
Neden sinirli olduğumu unutup başka şeylere sinirlenmeye başlıyorum ara ara.
Kolonya şişesinin boş olduğunu görüp şişeyi kırmayı geçiriyorum içimden..
Ya da bir şarkı dinliyorsam içindeki anlamını bilmediğim kelime yüzünden öfkelenip kapatabiliyorum.


Sinirliyken insan içine çıkmam pek. İçimdeki insan dışarı çıkarsa bu hiç hoş olmaz çünkü.. Denedim çünkü.
Odama kapanıp sessizce düşünüyorum, neyi düşündüğümü unutacak kadar kontrolsüzce.
Rüya görmek gibi bu biraz, kafanda kurarsın ama herşeyi sen belirlemezsin.
Hayal kurmaktan bahsetmiyorum!
Koltukta otururken salondaki çekyatta uyanıp mutfakta kendinle çarpıştın mı hiç?
Kendime sorular sorup nefret ettiğim cevaplar alıyorum, yer yer dalga geçtiği oluyor benimle sayın kendimin.
Küçükken moralim bozulduğunda yatar, uyur ve geçmesini beklerdim. Geçerdi.
Şimdi sorunlar modafinil etkisi yapıyor. Sorunlar mı büyüdü ben mi büyüdüm bilmiyorum.
Büyümeli miydim? Onu da bilmiyorum. Sadece artık yalnızca üşüdüğünde titreyen bir insan olmak istiyorum.


Genelde tek başına hiçbirşey beni sinirlendiremez.
Ama sabah 8-9 gibi babamı aradıysam, sonra yattıysam
Ve anlam veremediğim şekilde
Yatarken taa dip odadan senin telefon alarmınla uyanıyorsam, hele ki bu alarm fenerbahçe marşıysa bittin demektir.
Bitersin ve haberin olmaz işin kötüsü. Duvarların haberi olur, o sinirle kalkıp yaktığım sigaranın haberi olur..
İçime atarım seni ve orda büyütürüm.. Bir gün hiç beklemediğin bir şekilde hayatınla oynarım belki.
Ya da içime atarım, sen orda büyürsün, büyürsün ve hiç haberin olmaz birkaç saat seni nasıl öldüreceğimi planladığımdan..
Bitersin yani. Bitmiş olman sana zarar vereceğim anlamına gelmez. Ama bitersin.
Çevremde henüz bitmemiş bikaç arkadaşım var hâlâ. Net çıkar ilişkisi var arada bazılarıyla.
İnsan bilinçli kullanılınca bunu sorun etmiyormuş meğer. Sorun kullanıldıktan sonra farketmekmiş.
Ya da hiç farketmemek, en güzeli.


Mutlu bir insan olmak salak bir insan olmak demektir. Gözlemlerle ve tecrübeyle sabittir.
O yüzden mutlu olmak için kasmıyorum artık.
Hem mutlu olursam çok gereksiz bir insan olurmuşum gibi geliyor bana.
Hayat doğumdan ölüme kadar mutlu olmaya çalışarak geçirilen zaman kaybı değilse nedir?


Çok mu fazla düşünüyorum? Çok mu fazla yorum yapıyorum hayatla ilgili?
Lustralden ayrılalı iki yıl oldu, hâlâ izlerini taşıyorum..
Hâlâ bir yanım sakin sakin ve boş boş düşünüyor diğer yanım telaş yaparken..
Şu an sinirli değilim, ama lütfen, lütfen kısın o lanet olası televizyonun sesini!




Sefa Özçelik

11 Ocak 2011 Salı

Yalnızca yalnız..

Sen ne kadar gerçeksin ki?
Bu oyunda figüran bile olamadın hiç..
Sanki nerden bileceksin ki?
Soruların cevabını soramadın hiç..!


Sen hiç mutlu olmadın ki çocuk.
Bir tebessüm sana neden yabancı bu kadar?
Yoksa maziye mi yine yolculuk?
Yalnızca yalnızsın o kadar. Ne var?


Hayat yalan mı söyledi sana?
Ne vadetti ki neden bu heves ne bu beklenti?
Bu devirde huzur haram insana.
Hayat yaşamaya değermiş, o söylenti.


Beklersen elbette hasret çekersin.
Gün geceye saç sakala karışır.
Özlüyorsan sanmaki özlenirsin.
Acı keder birbiriyle yarışır...


Sefa Özçelik

2 Ocak 2011 Pazar

El’veda

El’veda 

Dramatik komedi filminin başrol oyuncusuyum..
Öyle oynuyorum ki rolümü sevgili, ağlayışlarımda izleyicilerin kahkaha sesleri var..
Yalancı bir sonbaharın güz şairiyim bu günlerde..
Tavanda fosforlu yıldızlarım elimde sulu boya fırçam. Fonda son ses müzik :
“Kalıyor yastığıma sinmiş kokun..
Kalıyor sevişmelerimizin son şahidi..
Sen gidiyorsun..” sözleri..
Yüzümde savaş boyalarım bileklerimden dökülen kanların eseri..
Kırdığım şarap bardakları yerdeki halı desenim. Kirpiklerim hep ıslak..Üstümde ince bir fanila. 
Kapı zilim buz tutmuş ve telefonum inatla titremekte..
Yine alacaklılar arıyor. Üç beş kuruşluk sevgilerini geri isteyecekler, tüm kinlerini kusacaklar üstüme.. 
Sosyal paylaşım ağları yağmur yağdırmakta. Her yeni bildirim sesi kulaklarımı aşındırmakta..
Tavandan düşen damlalarım var. Sayıyorum.. Bir iki üç.. Bugün de doldu kova. 
Söylesene kim değiştirecek onu bu yalnızlıkla ? !
Açık bir kapım var. Hırsıza davetiye diyeceğim ama öyle kalabalık ki yalnızlığım.. 
Girse çıkamayacak. O denli..
Evde ölü soğukluğu.. 
Camları buğulayıp özgürlüğünü çizen küçük bir kız çocuğu yok ne de olsa !
Kırılmış bir boy aynası tüm çıplaklığı gözler önüne sermekte.. 
Duvarlarımda yankılanmakta sükunetin sedası.
Şimdi bana kalan “Yüreğimin hem öksüz hem yetim sevdası..”
Ayılmak için aslan sütünü çarpıyorum yüzüme. 
Yazıp yazıp siliyorum sevgiliye dair tüm kısa mesajları ve yine boşveriyorum tüm aldanmışlıklarımı..
Kırık kulplu fincanımda bol vodkalı kahve deniyorum. Bu sefer tutturacağım ölçüsünü.
Saatime bakıyorum. Yelkovan ölüme beş kala. Akrep içimi kemirmekte..
Ağır ceza hakimlerinin kalem kırma ağırlığı var üstümde..
Yastığımı koklayıp içime çekiyorum son bir kez ve başucumdaki sararmış kağıda şöyle karalıyorum..
“Aşk ne bir kuşun kanadında ne de sevgilinin kollarında.. Aşk şarapçının meyinde sanatçının neyindeymiş meğer.. 
Bilemedim..”
Sonsuz aşkların sonlu kahramanları !
Şimdi gitmelerin en yoksun zamanı.. 
Çaresiz ki elde var veda, hepinize el’veda..




Pelin Yılmaz