29 Ocak 2011 Cumartesi

Kendi Fransam!

Şimdi çekmecemde eski gözlüğümü buldum taktım. 
Biraz yamulmuştu o da hayatım gibi.. 
Tam olarak hayatım mı? yoksa ben miydim yamulan hiç bir zaman bilemeyecektim.. 
Nasılsa değişen kavramlar vardı ruhumda iknası zor ama bir o kadar da kabullenip huzur içinde gitmek istiyordum. Kendiyle uğraşması kadar zor ne var insanın.. Ahh çekip dağları yıkarak gitmek... 
Elimde bavulum da olsun istemiyorum ki,
Öyle giden hep döner ben dönmek istesem gitmezdim diyenlerdenim belki de..
Ya da dur ben değil hayatım gitsin! Evet. Hemde hemen çıkıp gitsin. Arkasına bile bakmasın ben üzülmem. 
Yeter ki bitsin bu tantana. Yoruldum kendi kanım bile içimde yıkım yaparken kime, neye, neden ve ne hakla kızayım ki.
Yanımdan geçerken omuz atıp gitsin. 
Ama beklemesin ki arkasından bakacak kimsem ve de ağıtımı da yapacak tek insan parçası yok..
Şimdi çekmeceme koy gözlüğümü ama kırmadan arada bakıp görmeliyim kimdim..
Neden gelmiştim kime ne kadar borcumu ödemiştim. 
Anlatıp ta duyuramadığım hangi davaların adamıydım, hangi suikasta kurban gitmişti kellem..
Duygusal değil onursal olmuş muydu babam gibi yakama mı küstürmüştü hayat, 
Yoksa annem gibi hayatın bağrını yarıp mı almıştım hakkımı söke söke..
Yok ben hiç biri değildim o meydanda elinde kılıçla bekleyen Fransayı kurtaran genç kızdım.. 
Bedenimin değil yüreğimin acısıyla güç bulup taşımıştım kılıcımı, 
Excalibur değildi belki dünyanın merkezine saplayıp kötülüklere dur diyen. 
Ama savaşacak çok şey vardı, kendi Fransamın kurtuluşuydu derdim..




Gül Neva

Çizgisel Aşklar

Acı bir kahvenin ardına kalan yürek kabarmasıydı aşk. 
Bağımlısı oluğunuz kumar masaları ve her gece uğradığınız içki sofralarıydı.
Aşk günahkârlıktı. Suçlu bakışların teslim olduğu..
Kodese atılmayı hak eden kalplerdi. Her defasında bir zümrütane gülüşü daha çalan..
Aşk mahkûmluktu, aşk masumluktu ve aşk en çok da mağdurluktu.
Birinin nefesine bile bile muhtaç olmaktı.
Geceleri gözlerine bir türlü girmeyen uykuydu.
Düşünmekti belki de. Hemde saatlerce, günlerce, bitmek bilmeyen dilimlerce..
İnsanoğlu aşkta şansız, sevgide arsız, duyguda kansız ve hep bu yüzden yalnızdı.
İlk aşkımı hatırlıyorum da..
Kağıt üzerindeki çöp adamdı. O hissi tanıdığım ilk günden beri değişmeyen tek şeydi çizgisi olan adamlara aşık oluşum.
Duruş, sağlam bir duruş hayat sularında yüzen bir adamın bana kulaç atması gibi bir şeydi..
Nankördü aşk. Kabullenerek terk etmekti kendini. Bir başkasına elin kızına/oğluna teslim etmekti tüm benliğini..
Yalnızlıktı aşk.Yanan ateşlerde nefreti bile paylaşamamaktı..
Tüm kırılganlıklarını akşamdan vazoya koyup su koymadan solup gidişini beklemekti belki de..
Yıldırım düşmesiydi aşk. En kör vaktinde gözlerini kamaştırırdı.
Makyajını silmeyi unatan bir kadındı. Akan rimeli dağılan rujuyla tüm çıplaklığını hissettirirdi.
Şehvetliydi, gösterişliydi aşk..
Telefonunun ne zaman çalacağını ve onun seni ne zaman arayacağını bilebilirdin. 
Kimin kollarında, hangi tenlerde, seni aradığı vakit nerede yattığını bilemediğin gibi..
Sevgilinin telefonunda duyduğun bir kız/erkek sesiydi aşk..
Kırıcı, arsız ve kirli..
Düğmesini basınca kollarını açan oyuncak bebeklere benzerdi. Pilini çoktan çöpe attığım..
Aşk gözlerinin göremediği her yerde suçlamaktı, suçlanmaktı. Savunma yapmadan kellenin uçurulmasıydı hatta.
Hapisti aşk. F tipi koğuşların alçak tavanlarında tek bir “göz”de yaşadığın..
Ve aşk aşık olduğunda binlerce tanım yaptığın, her tanımın hafif düştüğü ucuz hayat kadınlarıydı..
Kabullensen de kabul edemesen de arkadaş!..


Pelin Yılmaz

Anlasana

Anlasana olmuyor üç yarımdan bir tam.. 
Derler ya elmanın kurdu kendi içinde olur, bizimkide o hesaptı. Sen kendini bende kendimi bilirdik. 
Yapabileceklerini bilince insan karşısındakinden de korkar ve korkak olur ya, işte öyle yaptık biz seninle. 
Hem korkak, hem korkar olduk. Suskunluğumuzla birbirimizi yedik durduk. 
Şimdi ağzımda yarım bi cümle tamamlayacak takatim yok. 
Sen say söv benim sesim çıkmıyorken..
Şimdi gidiyorsun ve sana söyleyecek onlarca satır geçiyorken aklımdan, kafamda dağılıyor dilime düşmeden.. 
Keşke böyle gitmeseydin, tam da en heyecanlı yerinde durdurulan bir film gibi buruk birazda meraklı bitmeseydi..



Gül Neva & Sefa Özçelik

28 Ocak 2011 Cuma

Eksik Sevgi(li)ler

Dışarıda sicim gibi bir yağmur var. 
Çatıya düşen her damla yüreğime saplanan mızrak gibi kanatmakta bedenimi..
Ak saçlı pamuk bir dedem var benim. Her yağmur yağdığında aklıma onu getiririm.
Acılar onu kültablasında söndürülmüş izmaritler gibi yanık, yenik bırakmış..
“Ne zaman acıyı, sızıyı canının iliklerinde hissedersen işte o zaman büyürsün evlat” derdi. 
İşte bu sözler kilise çanı gibi tekrarlanmakta zihnimde..
Şimdi ona kor olan kalbimi, içinden alevler çıkan avuç içlerimi gösterip “artık bende büyümüş müyüm ihtiyar?” demeliyim. Buna mecalim yok..
Gözlerim bugün yine parçalı bulutlu. Soluk bir beniz, matlaşmış bir yüz ile anadan doğma beyazlıkta sürünüyorum ortalıklarda.
İçerisi hala sıcak. Aşk cehenneminin alevleri ısıtmakta etten kemiği. 
O kadar sıcak ki yağmurun ılıklığı bile yok evimde..
Onca kedere rağmen aptalca sırıtan oyuncak tavşanlarımı yakıyorum şimdilerde.
Bir kuklam kaldı geriye. İki nokta bir parantez olmayan şekilde..
Yanan her şeyin kırmızılığını seyretmek bir film şeridini daha geçiriyor gözlerimden.
Sevdiğim adamların yüzleri çiziliyor her resimde. 
Ve öyle bir aşktı ki hepsine sunduğum narkoz etkisi var kalbimde..
Söylenen hiçbir “seni seviyorum”un bu elem durumu ortadan kaldırabileceğine inanmıyorum artık.
Bütün sevgi(li)ler mi basit taklitler, ucuz matineler peşinde!..
Bunu bilmek, bunun farkında olmak sırf deli gibi aşıksın diye kandırılmaya göz yummak hala atmakta olan kalbe kalp masajı yapmak gibi bir şey..
Bu yapılan fedakârlık binlerce alkışı ayakta hak etmekte.
Üzülüyorum, yanıyorum ve hatta kederden ölüyorum. Ama biliyorum ki yalnız değilim..
Her gün bıkmadan usanmadan “seni seviyorum” yalanını söyleyen bir sevgilim, arkamdan kuyumu kazan arkadaşlarım ve yüzlerce sahte dostluklarım var benim!
Dert etmeyin, yenilmeyin ve hatta asla bu düşkünlüğünüzü ona hissettirmeyin..
Bir adam vardı sevdiğim aklımdan çıkmak bilmeyen bir de cümlesi..
O hep “Derinliğinizi anlamayan aşkın kıyısında yüzmeyin” derdi.
Ben mi?
Bense hep boğulurdum o kıyılarda..
Dokunmasanız bile ağlayacağım artık! Bir deniz yaratıp kendime içinde boğulacağım..





Pelin Yılmaz

Nasılım biliyor musun?

26 Ocak..


Bir elimde sigara var diğer elimde nutella..
Dakikada iki kere telefonumu kontrol ediyorum gaipten mesaj bipleri ve titreşimler duyarak..
Bugün çok farklı bir gün..
Garip bir denge, saçma bir düşünce, ayrı bir mantık...
Bugün mutlu olmaya programladım kendimi, mutlu olamazsam mutsuz olurum yani. Fena şartlandım!
Beyni yıkanmış cemaatçi veletler gibi safım şu an, ve safım belli değil.
İnsan günde kaç paket sigara içerse boğazı gereğinden fazla tahriş olur?
Ya kalbi nasıl tahriş olur insanın? Gururum öksürüyo be! Gözlerim terliyo şu an..


İyi niyetli kötü adam ilan edilmek üzere hissediyorum kendimi yine..
Yine bişeyler olacak, yine en çok zararı ben göreceğim ve yine ihale bana yıkılacak.
Kahretsin! Hissediyorum..


İlhamını kaybetmiş bir müzisyen, düşünmeden yazan bir yazar, sürekli moral bozan bir dost, cahil bir aydın gibi hissediyorum kendimi..
Hepsinden farkım, tek başıma hepsi birden olmam..
Zar atsam yarım gelir.. Öyle cenabet bi moralim var şu an..
Hani dünya yuvarlak ya, basınca ayağım kaysın diye dizayn edilmiş bence. Bi de dönüyo utanmadan!
Quaresma'nın az önce Trabzona attığı muhteşem gol normalde iki üç gün neşeli olmama yeterdi, şimdi beş dakika sürmedi bende etkisi..
Çünkü Beşiktaşta oturan Trabzonlu bir kız bu yazıyı bana yazdıran..
Doğru söylüyorsa tabi. (adının bile doğru olduğundan şüphelenmeye başladım çünkü)
Kader t.şak geçiyo sanırım yine benimle..




27 Ocak..


Üzgünüm, yorgunum, gerginim, kızgınım, kırgınım..
Üstelik uzun süredir başımın bu kadar ağrıdığını, bu kadar amaçsız, yalnız ve çaresiz hissettiğimi hatırlamıyorum.


Senin de mutlaka başın ağrıyınca koştuğun bir dostun, sırdaşın vardır. Herkesin vardır, yoksa gel tanışırız.
Derdini anlattığında sana çözüm önerileri sunan, garip cümleler kurup mucizevi bir şekilde seni teselli edebilen arkadaşından bahsediyorum.
Her boku bilen, görmüş geçirmiş, mütemadiyen defalarca ebesi bellenmiş, çok canı yanmış arkadaşın.
Hani dünyan altüst olunca gelip "boşver takma yaa, değer mi üzülmeye lan" diyen. Hah! O arkadaş.
O arkadaş olmak çok sinir bozucu bişey işte. Sıkıcı bir şey en azından.
O arkadaş sana mecburen sürekli yalan söyler, doğru söylüyorsa da doğru olduğuna inanmıyordur söylediğinin, yoksa neden doğru söylesin.
Gerçekleri söyleyip iyice moralini bozmamak için böyle yapmak zorundadır.
Ve o arkadaş genelde senden bin beterdir her boku bilmesine rağmen. Zaten her boku biliyor olması da çok hata yaptığının kanıtıdır.
Mesela bir kadına istediği aşırı ilgiyi vermenin felaketle sonuçlanacağını tecrübe etmeden anlayamazsın..
El elin eşeğini türkü çağırarak arar. Ve terzi kendi söküğünü dikemez işte.
Her koyun kendi bacağından asılır çünkü.
Damlaya damlaya göl olmuştur zaten, ve bunun bu konuyla pek alakası yok tabi.
Neyse, o arkadaş yakın çevremin büyük kısmı için benim işte.


Ve şimdi kız arkadaşı tarafından parmakta oynatılan, hatta sonra o parmağa oturtulan, "kanka zaten o kız yanına yakışmıyodu" dediğim,
"Zavallı" diye nitelendirdiğim arkadaşların bana bir yerleriyle gülmeleri ihtimalini hiçe sayıyorum.
Geçenlerde "aşk diye bir şey yok" dediğim bazı arkadaşlarımın nazire yapar gibi facebookta ilişki durumumu beğenmeleri ise ayrı bir dava zaten.
Kendim kaşındım.


Sözün özü, fena kitlediler bana. Fena oyuna geldim, fena kandırıldım.
Kimliğe göre 21 yaşındayım, ama geceleri pek uyumadığım için şu an 26-27 yaşına girmiş bir insanla eşit süre yaşadığımı düşünüyorum (Her türlü kırk yapar).
Bu yaşta, bu kadar olgun olduğumu düşünürken böyle oyuncak olmayı kendime bir türlü yediremiyorum.


En çok aşka inanmıyorum diyenler aşık olmuştur. Çünkü acıyı yok sayabilmek için sebebi yok etmek gerek.
Evet, aşık olan herkes mutlaka acı çeker.
Evet, bu son derece ilkel bir savunma mekanizması.
Evet, kendini kandırmaktan başka bir işe yaramaz.
Evet, yine de uslanmayız.
Ve evet, az kalsın aşık oluyodum geçenlerde.. Direkten döndüm çok şükür.


Tam artık "kadınları tanıyorum, artık kanmam, aşık olmam ben, aşk diye birşey yok, hem sevsem bile çok yüz verip bi tarafını kaldırmam,
dersimi aldım, bekarlık sultanlık, yalnızlık benim en vefalı yarim" gibisinden harika felsefeleri kabulleniyorum.
Derken birden bir kadın çıkıyor, hayatıma giriyor, daha önce yuttuğum tüm numaraları bana tekrar yutturup tüm dengemi bozuveriyor..
İşin çirkin tarafı bu durum ilk başlarda benim hoşuma gidiyor.
Şimdi dışarı çıksam 3-4 kızla tanışsam şansımı denesem sabah uyandığımda kesin birisi yanımda olur..
Biliyorum, eminim..
Ama olmaz! İlla ben birini bulucam, aşık olucam, yine kanıp yine kandırılıcam. Çünkü benim canımın yanması lazım!
Yoksa olmaz.. Mazallah birkaç saatten daha uzun mutlu olursam dünyanın dengesi bozulur.


28 Ocak..


Merhaba hayat. Nerede kalmıştık en son?


Sefa Özçelik

21 Ocak 2011 Cuma

Sinir Harbi..!

Sinirliyim!
Duvarlardan korkmasam yumruklardım yine..


Ya onların da sabrı tükendiyse? Ya onlar da beni yumruklamaya başlarsa artık?
Haklılar ayrıca, sinirimi bozan nokta da bu zaten..
Yıllardır kime kızsam onlara çattım.. Babamın evde uyguladığı diktatörlük sisteminin aynısı.
Ben babamı yumruklamayı aklımdan geçirdiysem onlar da pekala aynı tepkiyi verebilirler.
Hem sanırım onların parmakları kırılmaz, elleri acımaz bana vururken.


O yüzden efendi efendi sigaramı yakıp titrememin geçmesini bekliyorum.
Camı açıyorum ve odayı havalandırıyorum nefes alabilmek için.
Aslında yeterli oksijen var odada, ama ben alamıyorum belki de.
Bazen nefes almayı unutuyorum masamın üstündeki en sevdiğim hiçbişeyime bakarken.
Sonra derin bir nefes alıyorum nikotinle karışık.


İki saniyeden daha uzun süre baktığım herşeye tekme atmak geçiyor içimden.
Ama yapmıyorum tabi ki. Yoksa bu yazıyı okumazsınız. Hayır yapmadım öyle bişey!
Deli falan değilim. O sandalye bana öyle bakmayacaktı!
Neden sinirli olduğumu unutup başka şeylere sinirlenmeye başlıyorum ara ara.
Kolonya şişesinin boş olduğunu görüp şişeyi kırmayı geçiriyorum içimden..
Ya da bir şarkı dinliyorsam içindeki anlamını bilmediğim kelime yüzünden öfkelenip kapatabiliyorum.


Sinirliyken insan içine çıkmam pek. İçimdeki insan dışarı çıkarsa bu hiç hoş olmaz çünkü.. Denedim çünkü.
Odama kapanıp sessizce düşünüyorum, neyi düşündüğümü unutacak kadar kontrolsüzce.
Rüya görmek gibi bu biraz, kafanda kurarsın ama herşeyi sen belirlemezsin.
Hayal kurmaktan bahsetmiyorum!
Koltukta otururken salondaki çekyatta uyanıp mutfakta kendinle çarpıştın mı hiç?
Kendime sorular sorup nefret ettiğim cevaplar alıyorum, yer yer dalga geçtiği oluyor benimle sayın kendimin.
Küçükken moralim bozulduğunda yatar, uyur ve geçmesini beklerdim. Geçerdi.
Şimdi sorunlar modafinil etkisi yapıyor. Sorunlar mı büyüdü ben mi büyüdüm bilmiyorum.
Büyümeli miydim? Onu da bilmiyorum. Sadece artık yalnızca üşüdüğünde titreyen bir insan olmak istiyorum.


Genelde tek başına hiçbirşey beni sinirlendiremez.
Ama sabah 8-9 gibi babamı aradıysam, sonra yattıysam
Ve anlam veremediğim şekilde
Yatarken taa dip odadan senin telefon alarmınla uyanıyorsam, hele ki bu alarm fenerbahçe marşıysa bittin demektir.
Bitersin ve haberin olmaz işin kötüsü. Duvarların haberi olur, o sinirle kalkıp yaktığım sigaranın haberi olur..
İçime atarım seni ve orda büyütürüm.. Bir gün hiç beklemediğin bir şekilde hayatınla oynarım belki.
Ya da içime atarım, sen orda büyürsün, büyürsün ve hiç haberin olmaz birkaç saat seni nasıl öldüreceğimi planladığımdan..
Bitersin yani. Bitmiş olman sana zarar vereceğim anlamına gelmez. Ama bitersin.
Çevremde henüz bitmemiş bikaç arkadaşım var hâlâ. Net çıkar ilişkisi var arada bazılarıyla.
İnsan bilinçli kullanılınca bunu sorun etmiyormuş meğer. Sorun kullanıldıktan sonra farketmekmiş.
Ya da hiç farketmemek, en güzeli.


Mutlu bir insan olmak salak bir insan olmak demektir. Gözlemlerle ve tecrübeyle sabittir.
O yüzden mutlu olmak için kasmıyorum artık.
Hem mutlu olursam çok gereksiz bir insan olurmuşum gibi geliyor bana.
Hayat doğumdan ölüme kadar mutlu olmaya çalışarak geçirilen zaman kaybı değilse nedir?


Çok mu fazla düşünüyorum? Çok mu fazla yorum yapıyorum hayatla ilgili?
Lustralden ayrılalı iki yıl oldu, hâlâ izlerini taşıyorum..
Hâlâ bir yanım sakin sakin ve boş boş düşünüyor diğer yanım telaş yaparken..
Şu an sinirli değilim, ama lütfen, lütfen kısın o lanet olası televizyonun sesini!




Sefa Özçelik

11 Ocak 2011 Salı

Yalnızca yalnız..

Sen ne kadar gerçeksin ki?
Bu oyunda figüran bile olamadın hiç..
Sanki nerden bileceksin ki?
Soruların cevabını soramadın hiç..!


Sen hiç mutlu olmadın ki çocuk.
Bir tebessüm sana neden yabancı bu kadar?
Yoksa maziye mi yine yolculuk?
Yalnızca yalnızsın o kadar. Ne var?


Hayat yalan mı söyledi sana?
Ne vadetti ki neden bu heves ne bu beklenti?
Bu devirde huzur haram insana.
Hayat yaşamaya değermiş, o söylenti.


Beklersen elbette hasret çekersin.
Gün geceye saç sakala karışır.
Özlüyorsan sanmaki özlenirsin.
Acı keder birbiriyle yarışır...


Sefa Özçelik

2 Ocak 2011 Pazar

El’veda

El’veda 

Dramatik komedi filminin başrol oyuncusuyum..
Öyle oynuyorum ki rolümü sevgili, ağlayışlarımda izleyicilerin kahkaha sesleri var..
Yalancı bir sonbaharın güz şairiyim bu günlerde..
Tavanda fosforlu yıldızlarım elimde sulu boya fırçam. Fonda son ses müzik :
“Kalıyor yastığıma sinmiş kokun..
Kalıyor sevişmelerimizin son şahidi..
Sen gidiyorsun..” sözleri..
Yüzümde savaş boyalarım bileklerimden dökülen kanların eseri..
Kırdığım şarap bardakları yerdeki halı desenim. Kirpiklerim hep ıslak..Üstümde ince bir fanila. 
Kapı zilim buz tutmuş ve telefonum inatla titremekte..
Yine alacaklılar arıyor. Üç beş kuruşluk sevgilerini geri isteyecekler, tüm kinlerini kusacaklar üstüme.. 
Sosyal paylaşım ağları yağmur yağdırmakta. Her yeni bildirim sesi kulaklarımı aşındırmakta..
Tavandan düşen damlalarım var. Sayıyorum.. Bir iki üç.. Bugün de doldu kova. 
Söylesene kim değiştirecek onu bu yalnızlıkla ? !
Açık bir kapım var. Hırsıza davetiye diyeceğim ama öyle kalabalık ki yalnızlığım.. 
Girse çıkamayacak. O denli..
Evde ölü soğukluğu.. 
Camları buğulayıp özgürlüğünü çizen küçük bir kız çocuğu yok ne de olsa !
Kırılmış bir boy aynası tüm çıplaklığı gözler önüne sermekte.. 
Duvarlarımda yankılanmakta sükunetin sedası.
Şimdi bana kalan “Yüreğimin hem öksüz hem yetim sevdası..”
Ayılmak için aslan sütünü çarpıyorum yüzüme. 
Yazıp yazıp siliyorum sevgiliye dair tüm kısa mesajları ve yine boşveriyorum tüm aldanmışlıklarımı..
Kırık kulplu fincanımda bol vodkalı kahve deniyorum. Bu sefer tutturacağım ölçüsünü.
Saatime bakıyorum. Yelkovan ölüme beş kala. Akrep içimi kemirmekte..
Ağır ceza hakimlerinin kalem kırma ağırlığı var üstümde..
Yastığımı koklayıp içime çekiyorum son bir kez ve başucumdaki sararmış kağıda şöyle karalıyorum..
“Aşk ne bir kuşun kanadında ne de sevgilinin kollarında.. Aşk şarapçının meyinde sanatçının neyindeymiş meğer.. 
Bilemedim..”
Sonsuz aşkların sonlu kahramanları !
Şimdi gitmelerin en yoksun zamanı.. 
Çaresiz ki elde var veda, hepinize el’veda..




Pelin Yılmaz

Fark derken?!

Her insan birbirinden farklı mı?
Herkes farklı sebeplerle mi gelir dünyaya? Ya da herkes farklı yeteneklere mi sahiptir?
İnsanlar birbirini farklı oldukları için mi anlamaz, yoksa aynı olduğu için mi?
Aynılaşmak yerine farklılaşmak için midir bunca çabamız?


Farklı olunca ne kazanırız? Dikkat mi çekeriz, daha mı mutlu oluruz, o takdirde toplumun bizi dışlaması sebep midir sonuç mu?
Peki, elbette aynı olamayız.
Aynı olursak üstün olma lüksümüz olmaz çünkü, o yüzden birilerini aşağılamalıyız, birileri yücelsin diye.!
O zaman, zaten farklıysak neden farklı olmak için fazladan çaba gösterir gençlik?!


Neden saçını mora boyar bir insan?


Dişlerini söktürüp pırlanta diş taktıran koyu renkli insan daha mı çekici görünür?
Hitap şekli hangi akla hizmet, 'arkadaş, kardeş, dost' gibi oldukça içten güzelim kelimeler varken, 'moruk, kanki, ciciş' olabilir?
Veya bir insan neden saçlarını kazıtıp kafasına dövme yaptırır, kulağını yirmi yerden deldirir?
Ya da şöyle desek, o arkadaşlarımız 60 yaşına geldiğinde nasıl birer dede, nine olacaklar?


Peki keyif diyelim, özgürlük diyelim her neyse..
Bir siyasi görüşün sempatizanı olmak ve elinde tesbih bulundurmak bir insana küpe takanı, sakal bırakanı dövme hakkını verir mi?
Bursasporluysan, hayatında bir kez gördüğün için mutlu olmak yerine allen iversona küfretmen gerektiği gökten inen bir vahiy midir?
Bir tiki bir emoyla kafa bulma ve sataşma hakkına sahip olur mu?
Veya bir kıroya (olgun apaçi) gidip punk takılan bir kıza laf atma hakkını veren bir yasa mı çıktı?
Madem farklı olmak hoşuna gidiyor diğer insanların seninle aynı olması için neden insan üstü enerji harcarsın?


Aslında bu insan gruplarının hepsinde ortak birçok nokta yok mu?
Hepsi isyankar, hepsi farklı!
Hepsi sevdikleri için, hatta bazen idol aldıkları müzisyenler için tüm sevdiklerini silecek kadar harbi!
O zaman bir müslümcüyle bir rammstein hastası pek farklı sayılmazlar.
İkisi de kendini kaybedip sallanarak keyif alır.
İkisi de bu devirde aşkı sadece kendisinin yaşayabileceği özgüvenine sahiptir!
Dünya dönüyordur çünkü, ve onlar herkesten farklıdır.!


Ceza ve sagopa tişörtü giymek sizi bunları giyen diğer yüzbinlerden daha mı farklı yapar?
Gördüğüm ergen insanların %60'ı neden converse giyip üstüne aynı tip pantolonlar ve sweatler giyerler?
Madem amaç farklı olmak, rahat olmak, özgür olmak.! Sadece converse mi rahat ayakkabıdır?
Aynı fiyata orjinalini alabileceğiniz adidas ve nike gibi devler artık yalan olmuştur ve bizim mi haberimiz yoktur?
Özenmek, taklit etmek hangi insanı farklı bir insan yapmıştır?
Kurtlar vadisi izleyince polat olmak, kemal sunal izlerken de şaban olmana sebep olmaz mı,
Pikaçu diye camdan atlayan çocuktan farkın kalır mı?



Farkını görebilen insan zaten yeterince farklıdır..!
Peki sen? Farklı mısın, yoksa aynı olmak için çabalayanlardan mısın?

Sefa Özçelik